A A A

ali galip baltaoglu Bugün Aliya’nın vefatının 17. sene-i devriyesi. Dört yıl önce kaleme aldığım ve Konya’da METROPOL DERGİSİ’nde dört ayrı sayı içinde bölünerek yayınlanmış makalemi okuyucularımın dikkatlerine sunuyorum.

Resul gibi olmak, Resul gibi yaşamak, Resule benzemek sizce ne ifade ediyor bilmiyorum ama, bu galiba Aliya gibi olmak demek!

Şayet size göre Resule benzemek, Resulün izinden gitmek; sakal bırakmak, misvak kullanmak, yemeğe el ile dalmaksa;

Kandillerde Resulün sakalı olduğu iddia edilen kıl tüplerini salâvatlar eşliğinde öpüp başa koymaksa;

Resulün kanını ve idrarını içen sahabelere  cehennemde ateş değmeyeceğini Resulün ağzından söyletmek veya deve sidiğinde şifa aramaksa; 

 Mezarlarda ölüleri araya koyarak, bazen de  koymadan kendine bile faydası olmayan  şefaatçiler uydurup onlardan   yardım istemekse;

 Geleneği sorgulamadan kabul etmek, atalardan kalan hurafeleri ve boş inançları sorgulamadan yaşatma savaşı vermekse;

 İslâm’ın en doğru yorumunun sizin yorumunuz olduğunu iddia etmek, dahası dayatmaksa;

 Kutsal geceler ihdas etmek, bu gecelerde sayıya dayanan ibadet şekillerini ihya ederek, ne dediğini anlamadan falan duadan 19, falan duadan 41, feşmekân duadan 7, 11, 33 veya 4444 kez okumak ve bu metotla bonusları çoğaltmak ve hayat boyu yenen herzeleri bir gecede temizlemekse;

 Resulden yaklaşık 230 yıl sonra yazılan Sahih-i Buhari’de var diye Resul’ün 9 yaşındaki bir çocukla evlendiğine inanmak, utanmadan yaymak ve bunun doğal bir şey olduğunu iddia etmekse;

 İnsanları doğru yoldan saptıran din adamlarını mahkûm eden Allah’ın âyetleri Kur’an’da apaçık ortadayken, “İslâm’da ruhbanlık yoktur”  gerçeğini kabul söylerken,  mürai bir yaklaşımla ruhbanlığı onaylamaksa!

   İnsanları doğru yoldan saptıran din adamlarını mahkûm eden Allah’ın âyetleri   apaçık ortadayken,  “İslâm’da ruhbanlık yoktur” mürâiliğini ilke edinerek, dinden servet edinen sözde hocaları görmemek, ruhbana  itaati, ruhbanın  râzılığını kazanmayı, hocanın/ruhbanın büyüklüğünden şüphe etmemeyi, ruhbana/şeyhe tam bağlanmayı ve uymayı peygamberi takip kabul etmek sayarak İslamın ruhbanlık sistemi kurduğunu ve teşvik ettiğini örtülü  ve açık olarak iddia etmekse;

  Din üzerinden oluşturulan ekonomilere, kabir azabından koruyan kefenlere, Resulü rüyada gösteren terliklere inanmak ve bunları meşrulaştırmaksa;

Bu yazıyı okumayın!

Zîra sizin Aliya’yı, ve  O’nun peygamberani hayatını ve Kuran’dan kaynağını alan tevhidi düşüncelerini ve ahlâkını anlamanız mümkün değildir.

Neden Aliya?

Çünkü Aliya, Prof.Dr. Mehmet Okuyan’ın ifade ettiği gibi, Resulü rüyada değil, Kuran’da gören ve yaşayan adamdı. İslâm dünyasının inançlarını Kuran’a göre yeniden yapılandırması ve özüne dönmesine yönelik işaret fişeklerini attı ve gitti! Hastalıklarımızı, teşhislerini, yol ve yön gösteren deniz fenerleri misali ortaya koydu. Hayatı dolu dolu yaşadı ve muvahhit bir mümin olarak tamamladı. Bu sebeple kısa yaşadığını hiç düşünmedi!   

             “Hayat kısa sözüne hiç itibar etmedim. Çünkü yeterince uzun yaşadığımı düşünüyorum” diyen kaç insana rastladınız  bu hayatta? 

Dünya hepimiz için yarım kalmış işlerin mekânı değil midir? “Zâlimler devrildi¸ bağımsız bir Bosna Devleti kuruldu. Çok yaşadım ve yoruldum. Şimdi sevgilime kavuşmak istiyorum,” yakarışıyla Rabbine kavuşan, hiçbir sevgiyi Allah’ın  önüne geçirmeden yaşayan yüce bir ruhtan, ev-araba, yazlık-kışlık, hanıma ve çocuklara mal ve istikbal merhalesinden, “biraz da biz faydalanalım” oportünistliğine varmış, oradan da “Müslüman, dünya nimetlerinin en güzeline lâyıktır” zihniyetine evrilmiş cüce ruhlar ne anlar? “Allah, verdiği nimeti kulunun üzerinde görmekten hoşlanır” sözde hadisini, “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını! Allah size âyetleri böyle açıklıyor, umulur ki düşünürsünüz” ayetine tercih eden Müslümanlar, para, makam ve dünya nimetleriyle olan imtihanını kaybetti!

Yüce Allah’ı hâşâ, eserlerini, mankenlerinin üzerinde görmek isteyen modacı derekesine sokan fakat bunun bile farkında olmayan, “umulur ki düşünürsünüz” temennisine bigâne kalan vurgun yemiş şaşkın Müslümanların çağındayız. Yusuf Suresi 106’daki ilâhî uyarıda “Onların çoğu Allah’a şirk koşmaksızın îman etmez” tespitini anlayarak okuma derdinde olmadığı için bilmeyen, bilse de “bize söylemiyor müşriklere, Yahudilere vb. söylüyor” çarpıtmasını tercih eden, anlamayan, düşünmeyen, düşünmediği için de hayatlarında her türlü şirki meşrulaştıran, şirke girmeden iman edemeyen, şirkin ne olduğu konusunda en ufak bir fikri olmayan Müslümanların çağında yaşadığımızı fark etmemiz gerekiyor.

 İşte bu şaşkın Müslümanlar çağında bir pusula Aliya!

Aliya’ya “Kral” Demek… !

Aliya İzzetbegoviç’e “Bilge Kral” ismini kim taktı bilmiyorum. Rahmetlinin de haklı olarak rahatsız olduğu bu kavramlaştırmanın Türkiye’de yapıldığı gerçeği, kültürel, bilimsel ve entelektüel formasyonumuzun ne kadar defolu olduğunu göstermesi açısından somut bir örnektir. Ortaçağ Avrupa’sı yönetici tipinin ismi ve tarifi “kral”ın İslam’ın en büyük devlet, siyaset ve tefekkür adamlarından birinin sıfatı olarak kullanılması, kültürel ve zihinsel dünyamızda tersten Alzheimer veya Demans hastalığının belirtisi olsa gerektir. Tersten diyorum zîra bu hastalar en yakın zamanlardan başlayarak unutmaya başlarlar. En eskiyi en son unuturlar. Bugünün dünyasındaki Müslümanlar en eskiyi, Resûlü ve Vahyi en önce unuttu! En eskiyi hatırlamamaktadırlar. Kritik düşünme tekniklerini bilmedikleri, bilgi kaynaklarına bu teknikleri kullanarak yaklaşmadıkları için sağlıklı bilgi edinememektedirler. Ana kaynağı yani Kitab-ı Kerim’i anlayamayacakları telkin edildiğinde, anlayarak okumayı gereksiz görmekte, bu nedenle de orta dönemlerde tanımlanan “en eski”yi en eskinin hikayesi olarak bilmektedirler! Resulü Kur’an’dan öğrenmedikleri için, Ortaçağ sultalarının ürettiği tarih materyalleri Resulü tanımlıyor zehabıyla amel edilmekte, din bu zannedilmektedir. En eski unutulmuştur. Gerçekten de İslâm dünyası bu hastalığın gizli-açık belirtileriyle mâluldür ve biliyorsunuz bu tür hastaların şifa bulması bugünkü dünyada mümkün değildir.

Kavramlaştırma bilim yapmanın en önemli argümanıdır. Şayet sıhhatli bir kavramlaştırma yapılmazsa sahih bilgi üretmek ve insanları, olayları, tarihi vb. anlamak mümkün olmaz. Aliya’ya “kral” demenin akla geldiği bir kültürel vasatı da sorgulamamız, nedenleri hakkında kafa yormamız gerekiyor. Zîra bu durum yukarıda ifade ettiğimiz hastalıkla yakından ilgilidir.

 Aliya devlet başkanı oldu, siyaset adamı oldu, ahlâk ve maneviyat adamı oldu, veli oldu, filozof oldu, ama hiçbir zaman “kral” olmadı, krallık yapmadı. Benim bildiğim sadece Prof. Dr. Necmettin ALKAN bu haksız kavramlaştırmaya ve tanımlamaya karşı çıktı ve “Aliya İzetbegoviç -Bilge Kral- Değildi” başlığıyla bir makale yazdı. Her türlü otoriteye ve sınıfa karşı bir hayat boyu mücadele veren, dünyayı değiştirme iddiasındaki bir adama “kral” demek, zulüm değilse nedir? 

Necmettin Alkan “Mütevâzi bir hayat yaşayıp ve mütevâzi bir şekilde vefât eden Aliya İzetbegoviç’e sadece kendi ismiyle hitap etmek yeterlidir” diyor. Ben buna tam olarak katılmıyorum. Diyorum ki, lüzumsuz adamların abartılı sıfatlarla anıldığı dünyamızda, bu örnek şahsiyeti ilk bakışta tanıtmak ve model insanlığına, Müslümanlığına dikkat çekmek için, kendi kültür ve medeniyet dünyamızdan ve “Kitap” tan bazı sıfatlarla anabiliriz. Bu sıfatları “efrâdını cami, ağyarını mâni” olarak dikkatle seçmeliyiz. Sanıyorum, “Muvahhid ve Mü’min” sıfatları ona çok yakışır ve   bize onu anlatır!

Muvahhid ve   Mü’min Aliya’nın Özgür Dünyası!

Peygamberâni hayatını incelediğinizde onun şahsında imanın tecessüm etmiş hâlini gözlemlersiniz. İmanının tek ve değişmez rüknü tevhit  inancının timsali olarak bir muvahhidin her hâli mevcuttur O’nda…!  Her muvahhidin bilge olduğunu bilenler bilir!  Zîra muvahhitlik mertebesi, hayata eleştirel bir yaklaşımı, sorgulamayı, sahih bilgi üretmeyi, tefekkürü, teakkulü (işleyen akıl), bir başka deyişle Allah’ı bilen ve Allah’a götüren ilmi, taklidî değil tahkiki bir imanı zaruri kılıyor. Bu nedenle muvahhit zatlara bilge takısı bile fazladır! Kendiliğinden zaten öyledirler..!

Klasik İslâmcılığa, İslâm târihine, kültürüne, İslâm dünyasının târihi tecrübelerine eleştirel yaklaşan Aliya’nın, İslâm dünyasının hayati sorunlarına çare aramak ve yaşananları anlamlandırmak gibi bir derdi vardı. Bu dert onu mütefekkir ve bilge bir devlet adamı yaptı.  “Kur'an ve İslâm sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir” diyecek kadar Kuran’a ve İslâm ilâhiyatına hakimdi. Çürümede hocaların/din önderlerinin fonksiyonunu görecek ve ifadeye koyacak kadar da cesurdu. Cesurdu diyoruz, zira devlet ve siyaset adamları için eleştiride bu alanlara girmek risklidir. Çoğunluğu oluşturan halkı yönlendiren klasik din adamlarına yöneltilen olumsuz eleştiriler, halkın tercihine ve desteğine muhtaç siyaset adamlarınca pek makbul sayılmayan bir duruş ve tavırdır. Halkın tercihlerine tesir eden aktörlerle anlaşmak çoğu zaman daha kolay bir yoldur. Bugün İslam dünyasında Aliya’nın sadece bu tespiti bile klasik İslâmî anlayışa ciddi bir eleştiri ve ayardır. Bu hayati ve önemli soruna yönelik tespitin tedavisi yolunda İslâm dünyasında hâlihazırda çare üretilememiştir. Bu  devasa bir mesele olarak gelecek nesillerin ilgi ve  mesailerini beklemektedir.

Anlaşılan, geçmişi ve geçmişe yönelik düşünceyi bilmek, hatırlamak, hatırlatmak, geleceğe yönelik düşünce ve perspektif üretmek, hâdiselerin arka planına nüfuz etmek, tedbir almak, akletmek, geçmiş ve gelecek arasındaki bağı kurmak, bugüne dair çıkarımlarda bulunmak ve doğru sonuçlar çıkarmak derdinde olan Aliya’yı, bugünkü İslâm dünyasının anlamasını beklemek için henüz erkendir.  

Sorgulayan Aliya…  

Sorgulayan peygamberlerin sorgulayan ümmetidir Aliya! Kitabı Kerim inşa etmiştir Onu! “Size, düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? (Fatır/37)”, hitabına maruz kalacak olmanın bilinciyle yaşadı hep.  Rabbin “…Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Enam/32) Araf/169, Yunus/16, Hud/51, Yusuf/109, Enbiya/10, Enbiya/67, Mü’minun/80, Saffat/137, Yâsin/68, En’am/32, Hadid/17) hitabının muhatabı olduğunu hiç aklından çıkarmadı. Rabbimizin “…Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (Ali İmran/65) seslenişini boşa çıkarmamak için yaşadı. Allah (c.c.) insanoğluna sorgulama emri vermişti. Evrenin yaratılışını (Enbiya/30), insanın yaratılışını (Kıyamet/37), atalarımızın dinini (Bakara/170), hatta Kuran’ı (Nisa/82) ve peygamberi (Yunus/38) sorgulayacaktık. Allah kitabında sorgulama yollarını da öğretmişti. İnsanlara taklidî bir imanı değil, tahkikî bir imanı öneriyordu. Aliya hayatını bu açık mesajlar  üzerine kurdu, sorguladı da sorguladı!

  “Sadece soru soranlar cevap alacaktır” diyen Aliya’nın sayısız problematiği ve sayısız soruları vardı. İslâm dünyasının içinde bulunduğu kaosun sebepleri nelerdir?  Müslümanlara ne oldu? Geri kalmak kader midir? Ne oldu da Batı bizi köleleştirdi? Bugünkü konumuyla İslâm’ın dünyadaki yeri nedir? İslâm’ın çağdaş dünyaya sunacağı çözüm önerileri var mıdır? Ne yapmalıyız? Nasıl yapmalıyız? soruları önemliydi ve Aliya’ya göre düştüğü yerden kalkacak olan Müslümanlar, bu sorulara sıhhatli cevaplar vermek, sahih bilgi üretmek, doğru bilgilerden yola çıkarak doğru çözümlere ulaşmak, bir başka deyişle nerede düştüğümüzü tam anlamıyla tespit etmek ve anlamak zorundaydı.

 İçinde bulunduğumuz hal, bizim için uyandırıcı etki yapmalıydı fakat yapmıyordu! Neden? Sorgulamadan kabul hataydı ve sorgulamadan olmazdı! İslâm dünyasının ataleti ve hurafelere dayanan inanç dünyası büyük bir mesleydi. Ana kaynaklara dönerek yeniden inşa yaşanması gerektiğini görüyor ve çeşitli vesilelerle söylüyordu. 

Anadolu coğrafyasında yaşayan “soran dağları aşmışsormayan düz yolda şaşmış” atasözünü unutmuş Müslümanlar olarak, bizler soru sormayı unuttuk. Unutmakla kalmadık, soru soranın, hayatını zehir ettik. Atalardan kalan hurafeleri yaşatmakta gösterdiğimiz mahareti, atalardan kalan değerleri yaşatmakta gösteremedik. Dahası  nemelazımcılığı, sorumsuzluğu ve ahlâksızlığı öneren “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” benzeri atalara  bühtan  bir çok sözü toplumda yaygınlaştırarak çürümeyi hızlandırdık. dahası  teşvik ettik.

Çare Yok, Müslümanlar İslâmlaşacak!

Aliya’nın incelemeleri ve tecrübelerinden vardığı sonuç şuydu: Önce Müslümanlar İslâmlaşacaklar.  Bu nedenle parlak bir kültür ve medeniyetin sâhibi Müslümanların bugünkü halleriyle dünyaya teklif edecekleri hiçbir şey yok. Müslümanlar İslâmlaşmadan dünyayı değiştirme şansları yok.

 Aliya’ya göre İslam’ı,  cehalet, fanatizm ve zulüm dini gibi tanıtan ve gündemde tutan yalanların itibar görmesinin ana sebebi İslâmlaşmamış Müslümanlardır! İslâm hakkında Ortaçağda oluşturulan tasavvurların, anlayışların, geleneklerin, hurafelerin İslâmla alâkası yoktur. Bu süreçlerin sorgulanmaması Batı dünyasındaki ideolojik ve siyasi güçlerin işlerini kolaylaştırmakta, onlara fayda sağlamaktadır. Bu güçler birbirleriyle kavga ve çekişme halinde oldukları halde, İslâm ve Müslümanlara zarar verme söz konusu olduğunda hepsi birleşmektedir. Kilise ve kilise dışı güçler kendilerine göre farklı sebeplerle Müslümanlara saldırmaktadır. Aliya, “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz. Çünkü onlar sadece birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları vekil edinirse onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna doğru yolu göstermez” diyen Rabbin ikazlarına hep kulak vermiş, bittecrübe öğrenmişti…

Medeniyet dinamikleri itibariyle ahlâksız Batı, Doğu dünyasını medenileştirme iddialarını emperyâl arzularının perdesi yaptı. Batı, uyguladığı projelerle, Doğu’da ortaya çıkardığı köleleştirme süreçlerinin haklılığı fikrini kabul ettirdi. Bu emperyalist tezleri, kendi insanlarını iknâdan daha çok, markası Müslüman aydınları iknâda kullanmış, Müslümanların, ilkel olduklarına onları inandırmışlardır. Doğrusu İslâm dünyasının ve toplumlarının içinde bulunduğu ilkellik, kökten kopmuş aydın takımının iknâsında çok büyük zorluklar yaratmamıştır. Zira görünen ve yaşanan   İslam’ın ilkelliğinde  şüphe yoktur!   İslamlaşmamış Müslümanların, harabe halindeki alt yapıları, içinde bulundukları kaos ve kavga, uygun deneysel ortamları yaratmış, bu durum Batılı emperyâl güçlerin medenileştirme iddialarına dayanan teorik propagandalarına bol miktarda malzeme sağlamıştır. Böylelikle  soysuzlaşma ve maymunlaşma süreçleri medenileşme diye yutturulmuştur. Sonuçta  İslam dünyası firavunların elinde soyulup soğana çevrilerek, zenginlikleri Batılı ve emperyâl toplumların refahına aktarılmıştır.   

Müslüman halkların mevcut geri kalmış ve perişan durumunun sorumlusunun İslâm değil Müslümanlar olduğuna dikkat çeken, bu iki hususu maharetle tefrik eden Aliya, sorunun Müslümanların şahsî ve toplumsal hayatlarından İslâm’ı dışlaması olduğunu tespit etmektedir. Meselâ; Kur’an zulme karşı direnmeyi emrederken Müslümanlar zulme boyun eğmekte, iktidar sahiplerine yanaşmakta onlara yaranmaya çalışmaktadır.  Alkol haram olduğu halde Müslüman ülkelerde hem üretilen hem de tüketilen alkol, binlerce aileyi parçalayabilmektedir. Kuran bütün Müslümanların kardeş olduğunu açıkça beyan ettiği ve kardeşlik hukukunu gözetmelerini istediği halde, Müslümanlar birlik olamadıkları gibi düşmanlarının hesabına birbirleriyle savaşmaktadır! İslâm, komşusu açken tok uyuyanı Müslüman kabul etmezken, Müslüman toplumlarda insanlar açlık çekmekte, coğrafyalarında sosyal adaletsizlikler hüküm sürmektedir.   İslâmlaşmamış Müslümanların hâl-i pür melâlidir bu!

İslâmlaşmak Ne Demek?

Aliya’ya göre İslâmlaşmak, halkların lâyık olduğu tarzda yönetildiğini bilmek demek.  İktidarın güç kontrolü  ve denetim gerektirdiğini, aksi takdirde insanları bozduğunu bilmek demek. Bu bozgundan ve çürümeden sadece Allah’a samimiyetle iman eden ve ahlâki değerleri sürekli canlı ve ayakta tutanların kurtulabileceğini bilmek demek. Hak ile bâtıl arasına kesin bir çizgi çekerek, hakkı yüceltenlerin inanç dünyalarında, bâtıl inançlara ve hurafelere yer olmadığını bilmek demek.  Birçok bâtıl inanç ve hurafenin Müslümanların benliklerinde ve evlerinde kol gezdiğini görmek ve bunlara karşı mücadele bilinci ve iradesi taşımak demek. Birçok hurafenin din ticaretine dönüştüğünü, bu hurafelerin dini yok ettiğini görmek demek. Din bâtıl inançları yok etmez, hurafeler inanca hâkim olursa, hurafelerin dini yok edeceğini görmek ve gereğini yapmak demek. Aliya, cehaleti kutsayan din adamlarından, İslâmı sosyal hayattan çıkararak  İslâm ahlâkını yozlaştıran ve yok eden Müslümanlardan, eğitime yatırım yapmayan İslâm görünümlü Müslüman dünyasından şikayetçidir ve bu Müslümanların behemehâl İslâmlaşması gerektiğini düşünmektedir. 

Bugünün Türkiyesi’nde ve tüm İslâm dünyasında gerçek şudur:

Şeklî ibadetlerle   var olan Müslümanlar İslâm ahlâkını içselleştirememişlerdir.   İktidar imkânlarını Müslümanca kullanamamaktadırlar. Yanlış dinî algının ve hatta FETÖ ahlâkının kolayca yerleşmesi bu algının eseridir. Bizzat Müslümanlarca dillendirilen “mücâhitler müteahhit oldu” sözü bu yanlışı göstermektedir. Müteahhitliğin tek başına bir kavram olarak kullanıldığında kötü bir çağrışımı yoktur. Ama mücahitler için böyle bir kavram kullanıldığında “müteahhit” kelimesinin oldukça olumsuz bir anlam içerdiği açıktır.   

Bugün İslâmcı yazar-gazeteci Abdurrahman Dilipak Başımıza gelen felaketler, şeytanın ve düşmanlarımızın hîlelerinin sonucu değil, bizim zaaf ve yanlışlarımızın sonucudur.”  “Biz zalimlerden olduk” “‘Allah’ın ipini bıraktık, Allah da bizim ipimizi bıraktı.”  Bugün iktidar ve servet bizi şımarttı. Gücümüz ve servetimiz, aklımız ve imanımızın önüne geçti. Sabrı ve şükrü bırakıp dünya malı, makâmı için birbirimizle didişmeye başladık. şeklindeki tespitleri bu acı gerçekleri ifade ediyor. Aliya, “Biz de zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız” uyarısını bunun için yapmıştı. Kitaba uymayan Müslüman tipini reddetmişti! Kitaba uymak İslâmlaşmanın en önemli rüknüydü. İslam dünyası Kitaba uymuyordu!

Yine Aliya, “İktidara gelirseniz, hâl ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlâk kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihâyet Allah'ın önünde hesap verecektir” sözüyle  Müslümanın gücü kullanma ahlâkını hatırlatmıştır.  Allah önünde hesap verme bilincinin, bir başka deyişle hesap gününe gerçek anlamda imanın önemini ortaya koymuştur. Müslümanlık iddiasındaki her iktidarın İslâmlaşmasının önemi bu tespitlerde saklıdır. Bu tespitlerin her biri için ciltlerce kitap yazılabilir. “İslâmlaşmanın bir türlü gerçekleşmediği günümüzde aklın, akletmenin, düşüncenin, tefekkürün İslâm dünyasından kovulmasının etkisi olmuş mudur?” sorusuna da cevap aramak zorundayız.

                 Mekteplerden Kovulan Düşünce! 

Hummalı çalışmalarla geçen mücadele dolu bir hayatın sonunda Aliya, İslâm dünyasının hastalıklarını teşhis ve tedâvide çok önemli bir noktaya geldi ve dedi ki; “Ben olsam Müslüman Doğu'daki tüm mekteplere 'eleştirel düşünme' dersleri koyardım. Batı'nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.''

Bu tespitten birkaç sonuç çıkıyordu:

  • Müslüman Doğu eleştirel düşünmeyi bilmiyordu,
  • Müslüman Doğu’nun mekteplerinde eleştirel düşünce öğretilmiyordu,
  • Eleştirel düşünce acımasız bir mektepti ve Doğu ve Batı arasındaki farkı oluşturuyordu,
  • Müslüman Doğu’nun eleştirel düşünmeyi bilmemesi birçok zaafın sebebi ve kaynağıydı.

Peki Müslüman Doğu’nun bilmediği eleştirel düşünce ne menem bir şeydir? Düşünceyi ne zaman kaybettik? Anlamaya çalışalım.

Eleştirel Düşünce

Türk Dil Kurumu sözlüğü “eleştiri” kelimesini isim olarak; “Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit” diye tarif ediyor. Felsefî karşılığı olarak ise;Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama” şeklinde ifade etmiştir. Tariflerden anlaşıldığı üzere eleştiri kelimesi ilk anda olumsuz çağrışım yapmakta ise de, gerçekte böyle değildir. İncelenen konunun yanlış ve olumsuz yönleri değil olumlu ve doğru yönleri de doğrudan eleştirinin içeriğini oluşturmaktadır. Bu çerçevede eleştirel düşünce oldukça geniş bir kavrayış ve anlayıştır.  Bir bakıma akıl ve bilginin kullanımı ile problematikler üzerinde mantıklı, doğru ve savunulabilir fikirleri üretme ameliyesidir. Bu süreç sadece fikirlerin analiz edilmesi ve geçerli sonuçları bulmayı değil, geçmişten bugüne taşıdığımız bilgileri, fikirleri, inançları ve gelenekleri de irdeler, yaşadığımız zamana ve istikbâle dair tavır ve stratejilerin belirlenmesinde etkin bir işlev görür. 

Bu basit tanımdan da görüleceği gibi eleştirel düşünce aklın ve bilginin kullanımı ile varılabilecek en doğru ve savunulabilir fikirlere ulaşmayı sağlayan bir süreçtir. Ancak eleştirel düşünce sadece karşımıza çıkan fikirlerin analiz edilmesi ve geçerli sonuçları çıkarmamızı sağlayan bir süreç değildir. Aynı zamanda geçmişten getirdiğimiz bilgi ve inançlarımızı irdeler, toplumda karşılaştığımız olaylara ilişkin alacağımız tavırları belirler. Eleştirel düşünce, yeni karşılaştığımız bilgileri yorumlar ve analiz ederken kullanılan bir süreçtir. Michael Scriven ve Richard Paul tarafından 1987 ABD Ulusal Eleştirel Düşüncede Mükemmellik Konseyi’nde eleştirel düşünce şöyle tarif edilir: “Eleştirel düşünce: gözlem, deneyim, yansıtma, çıkarım ya da iletişim yolu ile elde edilen bilgilerin inanç ve davranışlara kılavuzluk edecek şekilde aktif olarak, ustalıkla analiz edildiği, sentezlendiği, değerlendirildiği ve kavramsallaştırıldığı entelektüel olarak disiplinli süreçtir”. Kısacası Eleştirel düşünme, bir başka deyişle kritik düşünme; akıl yürütme, analiz ve değerlendirme gibi zihinsel süreçlerden oluşan bir düşünme biçimidir. Bu düşünme biçimi bilim yapmanın buna bağlı bilgi üretmenin de en önemli aracı ve sürecidir. 

Kritik soru şudur: Müslüman Doğu’da bilim yapılmıyor mu? 

Zîra Aliya’nın, bilimin anahtarı eleştirel düşüncenin Doğu’nun bütün mekteplerine konulması teklifi, Müslüman Doğu’da bilim yapılmadığı anlamına da geliyor. Bu tespit İslâm dünyasındaki facianın ilanıdır bir bakıma!

Eleştirel Düşünce Kabızlığından Kaç FETÖ Çıkar?   

İslâm dünyası, İslâm’la, Kur’an’la uzaktan yakından ilgisi olmayan inançların ve hurafelerin tasallutu altında inim inim inlemektedir. Aliya bunu çağımızda fark eden ve ifadeye koyan bir fikir ve devlet adamdır.

Vahyi ve Kur’an’ı, beşerin ürettiği kaynaklarla bir tutan ve Kuran’ın açık hükümlerini beşerin ürettiği bilgilere adeta yedirerek şirkin dibine vuran İslâm dünyasının yeniden ayağa kalkmasının işaret fişeklerini atıp bu dünyadan göçen Aliya İzetbegoviç’i gerçekten anlıyor muyuz?

“Ben olsam Müslüman Doğu'daki tüm mekteplere 'eleştirel düşünme' dersleri koyardım. Batı'nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur'' diyen Aliya’yı anlayan bir İslâm dünyasından asla bir FETÖ çıkmazdı. Asla bir İŞİD çıkmazdı. BOKO HARAM diye bir kavramı bilmezdik! İslâm dünyasında  mezhep savaşı olmazdı. Suudlar ABD’den aldıkları silahla kardeşlerine efelik yapmazdı. ABD’nin tavşana kaç tazıya tut oyununda Katar’lı kardeşlerimiz ABD ile  12 milyar dolarlık silah anlaşması yapmak zorunda kalmazdı. İsrail diye Siyonist eşkıya bir devlet, Ortadoğu’yu tek başına kasıp kavuramazdı. Kutsal topraklarda bu yıl kaç hacı birbirini ezerek öldürecek diye bir problemimiz olmazdı. Her gün Müslümanlık iddiasındaki basın ve yayın araçlarından emin ve örnek insan Resulü, intikamcı, katil, hurafeci gibi tanıtan, Resulün yatak odasını röntgenlemiş gibi Resulün özel hayatını, kaç kadına yettiğini, kaç erkek gücünde olduğunu anlatan, yorumlayan hoca kisveli zatların hikayelerine maruz kalmazdık. Resulümüze ve sahabeye sünnet kavramı içinde hakaret edenleri, Müslümanları küçük düşürenleri tespit ve tasfiye etmekte güçlük çekmezdik.

 Şayet biz gerçekten Müslüman bir ülke olsaydık  İnsanlara dışkı yedirmek işkence değil” diyen  profesörlerimiz, siyasal  liderine dokunmanın ibadet olduğunu söyleyen, iş adamı milletvekillerimiz, “Muhammed eşittir Allah” diyerek peygamberi sevdiğini iddia eden  ruhbanlarımız, şeyhlerimiz, Allah’ı ayetlerini menfaatleri için çarpıtan siyasetçilerimiz gazetecilerimiz, kanaat önderlerimiz olmazdı!

 Sonuç olarak  İslam ülkeleri İslamlaşabilmiş olsaydı,  sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların altında ezilmez, bilim yapar, sahih bilgi üretir, devâsa bir üretimin ve ekonominin sâhibi olarak dünyada adâletin tesisine katkıda bulunurdu! Konuyu aşağıda biraz daha açacağız.

Aliya’nın İslâm dünyasında görmediği bu anlayış, eleştirel düşünme nedir ve  neden acımasızdır? Doğu neden bu acımasız mektepten geçmemiştir?  Bu acımasız mektep neyimizi acıtmaktadır? Yoksa acı veren şifa kaynağı ilaca direnmekte miyiz?  Doğu eleştirel düşünceyi reddetmeyi imâni bir mesele olarak mı  görmektedir? Öyle görüyorsa,  neden?

Bu sorular birbirini kovalar ve bitmez her birinin cevabı hakkında birçok kitap yazılabilir ama bizim amacımız sadece fikir verecek, başlangıç olacak temel hususları ortaya koymaktır. Aksi halde   FETÖ ve benzeri yapıların ortaya çıkmasını  bu yapıların arkasındaki  emperyalist güçlerin  İslamlaşmamış Müslümanları kullanma süreçlerini anlayamayız.

Hurâfeleri Yok Etmede Eleştirel Düşünmenin Önemi

Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi Hurâfe’yi, “Mantıkî temeli olmayan telakki ve uygulamaları, din adına ileri sürülüp benimsenen bâtıl inanç ve davranışları ifâde eden bir terim” olarak tarif etmektedir. Sözlükte “bunamak” anlamına gelen haref kökünden türemiş bir isim olan hurafe kelimesi, “akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” anlamına gelmektedir. Genelde dindeki boş, bâtıl inanışları, rivayetleri, efsaneleri, dinde olmadığı halde dine sokulan ve dinden gibi gösterilen asılsız inançları hurafe kelimesiyle karşılarız.

Bu kelimenin kökeninde bunama anlamının bulunması, yukarıda yaptığımız açıklamalarımız açısından da son derece mânidardır. Medeniyet köklerimizi ve aslını unutmuş olma durumunu Alzheimer veya Demans hastalıklarının belirtisi olarak açıklamıştık. Bu hastaların kritik-eleştirel düşünceyi hayata geçirmesinin imkânsızlığını da bir tarafa not edin.

 Yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nin kanaatime göre en acı ve dramatik olayı FETÖ darbe teşebbüsünü hayata geçirenlerin ve aynı inancı paylaşan diğer bazı yapıların, Kuran dışı çarpık anlayışlarını örnekleyerek, Aliya’yı ve İslâm dünyasının içinde bulunduğu trajik boyutu anlamaya çalışalım.

İslâm dünyasının en gelişmişleri sınıfında tanımlanan ülkemizde şu hadis, İslâmi bir bilgi olarak okunur, yayılır, dahası iman edilir! Allah’ın vahyini insanlığa ilettiği, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul bir hadisinde; 

            “Yahudiler taşların ve ağaçların bile arkasına saklanacak, buna karşın Gargat ağacından başka bütün taş ve ağaçlar; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, Yahudi arkamdadır, gel onu öldür!” (Buhârî, Tecrid, IX, 73; Tirmizî, Birr, 25; Fiten, 2; et-Tâc, I, 25) diyeceğini ifade etmiş.

Bu hadis nedir? Peygamber böyle bir şey söylemiş olabilir mi? Kur’an böyle bir sözü onaylar mı?  

El cevap: Sünnî dünyanın büyük çoğunluğuna göre Buhari’de geçtiği için doğrudur ve hurafe olamaz.

Peki bu hadis eleştirilmiş ve bu hadise uydurma ve hurafe diyen çıkmış mıdır? 

Evet, az sayıda TV’si, gazetesi, ekonomik gücü olmayan bilim adamı ve düşünür bunu söylemekte ve eleştirmektedir.

Peki eleştirenlerin başına ne gelmiştir?

Zındık, dinsiz, mezhepsiz, Kuran’ı vazgeçilmez tek kaynak görmelerinden dolayı Mealci, peygamberi reddettikleri iftirasını pekiştirmek için Sünnetsiz(!) gibi, içinde kötü imâlar bulunan hakaret ve karalamalara maruz kalmışlardır. Sadece içinde bulunduğumuz bu durum bile İslâm dünyasının eleştirel düşünceye ne kadar uzak olduğunu, eleştiriyi imanına kast olarak gördüğünü anlatmaya yeter! Biz yine de eleştiriye devam edelim…

Bu hadis sizce ne kadar ciddiye alınmalı?

Bu hadisi bilimsel bir veri kabul ederek FETÖ’cü ve darbeci bir profesör makâle yazmıştı. Bu hadis ışığında çağdaş dünya gelişmelerini yorumlamış, bu yorumu bilimsel ve önemli bulan İslâmi referanslarıyla tanınmış bir site yayınlamıştı. (Prof. Dr. Osman Özsoy, İşte Yahudileri Korkutan Hadis. http://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-osman-ozsoy/369423-iste-yahudileri-korkutan-hadis)  

Bu cahil  darbeyi bir tv kanalında önceden haber veren, “profesör olacağıma bir albay olsaydım sürece katkım daha çok olacaktı” diyerek, orduda yetiştirdikleri Mankurtlara darbe öncesi moral-motivasyon sağlayan, kendini ciddi ciddi ilim adamı sanan bir sözde profesördü! Bu adamı yüzbinlerce insan okudu ve bu fikre sorgulamadan inandı. Klasik İslâm âlimlerinin geçmişte söylediği ve inandığı gibi!

Peki bu bilimsel makale aynı site de şimdi yer alıyor mu?

Yok, artık aramayın! Zîra 15 Temmuz darbe girişiminden sonra silindi! Ancak basit bir taramada bu adamın makalesinin fon müziği ve Gargat ağacı görüntüleri eşliğinde hâlâ başka bazı İslami görünümlü linklerde bulunduğunu tespit edebilirsiniz. (bkz. http://www.7awa.today/video/watch/GWvelra-jks)

Klasik anlayışlara uygun olarak, FETÖ’cü ağzından bilimsel olduğu farz edilen bu makale, siteden FETÖ’cü söyledi diye kaldırıldıysa da hadis ortadan kalkmadı!  Hadisi ve bu hadisi ciddiye alanları, “biz FETÖ’den ve inançlarından azâdeyiz, farklıyız, gerçek Müslümanlarız” diyen birçok anlayışın sitesinde, uzun bilimsel açıklamalar eşliğinde hâlâ bulabilirsiniz.

Bu hadis karşında da insan ne diyeceğini şaşırıyor. Taş ve ağaçlar, “arkamda Yahudi var, gel ve öldür” diyecekmiş fakat Gargat Ağacı demeyecekmiş! Gargat Ağacı niye demeyecekmiş? Gargat Ağacı Müslüman değil miymiş? Evet değilmiş, meğer ağaç Yahudiymiş!

Ağaçlara din isnat eden, zihinsel dünyalarında zâlim Yahudileri arkasında saklayan “karşıt dinden bir ağaç” tasavvur eden insanların, Kur’an perspektifine ve eleştirel düşünceye ihtiyaçları yok mu?  Siyonistle Yahudi arasındaki farkı bilmeyenlerin düştüğü acıklı hal, Aliya’nın, Doğu’nun mekteplerine eleştirel düşünme dersleri koymaktan muradını anlatır. Müslüman biraz eleştirel düşünebilse, bu anlayışın Kur’an’a aykırı olduğunu, Resulün Kuran’a aykırı biz söz söyleyemeyeceğini anlayacak. Dahası Kuran’da bu konuda bir işaret olmasa bile, bunun insani değerlere aykırı olduğunu, İslâm’ın insani, ahlâki değerlere zıt bir fikir beyan etmediğini ve edemeyeceğini Kitab-ı Kerim’den çıkartacak! İslâm’ın her türlü “izm” e olduğu gibi Siyonizm’e de karşı olduğunu, Yahudi ayrımcılığını ve antisemitizmi körüklemeyeceğini, İslâm düşüncesinden, “Ben Fransa'yı veya Fransızları asla sevmedim ve bunu söylemekten asla vazgeçmedim… Ben sizi vicdan olarak adlandırılan hülyâdan azat ediyorum… Zayıfa acımak doğaya ihânettir… Düşmanınızı şaşırtarak, terör, sabotaj ve suikast ile demoralize edin. Geleceğin savaşı budur” diyen Hitler’lerin değil, “Ben bir Müslüman'ım ve öyle kalacağım. Çünkü İslâm, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı… Geleceğimizi geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız. Biz de zâlimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız.” diyen Aliya’ların çıkacağını fark edecek. 

Şayet biz bu eleştiriye tâbi tutulmamış söz ve fiilleri ilâhiyat fakültelerinde din diye anlatırsak, ilim diye sunarsak, ne olacak? Buradan geleceğiniz nokta şudur: İçinde akıl, mantık, düşünce barındırmayan uydurma bir hadise dayanarak, Resulden Yahudileri öldürme emri aldığınız iddiasıyla birçok kötülüğü meşrulaştırabilirsiniz, olağanlaştırabilirsiniz.  Nitekim Yahudileri sırf Yahudi olmaktan dolayı hedef alan geleneksel İslâmi anlayışlar, Hitler’ler mi doğurur, yoksa ilhamını doğrudan Kuran’dan alan Aliya’lar mı? İslâmi kabul edilen bazı terör örgütlerinin motivasyonlarını oluşturan fikirler Hitler ve benzerlerinin fikirlerine mi benziyor, yoksa kitaba uyan Aliya’ya mı? İşte eleştirel düşüncenin acımazsız mektebi bu!

Hergün televizyonlarda din adına yapılan rezâletlere şâhit oluyoruz. Kamunun Müslüman bir ülkede hizmet olarak karşılıksız sunduğu kefeni almayın, benim sattığım kabir azabını önleyen kefeni Çarşamba semtindeki falan dükkândan alın, aman yanlış yerden almayın sahteleri varmış diye trajikomik vaazlar veren, din tüccarı hoca efendilerin olduğu ve eleştirilemediği, eleştirenlerin vebalı ve sapık ilan   edildiği bir ülkede eleştirel düşünceye ihtiyacın ne kadar hayati bir mesele olduğunu anlayabiliriz!  

Nitelikli dolandırıcılıktan yargılanması gereken bu din tüccarlarının nüfuz alanlarının son derece geniş olduğunu görüyoruz. Bunlara yönelttiğiniz eleştirilerin basın ve yayın gücüyle itibarsızlaştırılması bugünün Türkiye gerçeğidir. Bunlara  eleştiri getiren aydınlara  bu tür hocaların beyinlerini yıkadığı, Eric Hoffer’ın “Kesin İnançlılar “adlı kitabında belirttiği üzere kesin inançlı hâle getirdiği, sonuna kadar sömürülen müritleri tarafından saldırıldığı görülmektedir. Hem komik hem tarjiktir.

Olaylara ve fikirlere eleştirel bakamayanların, sahip oldukları televizyonlardaki yayınlarında Buhâri’den alınmış saçma bir hadisi anlattıktan sonra, bunu akla uygun bulmadınız mı, saçma mı buldunuz (ki saçma ve akla uygun olmadığını kendisi de böyle itiraf ediyor) kahrolsun aklım mantığım” demedikçe, iman etmiş olamayacağımızı telkin eden, aklı ve mantığı lânetleyen hocaların bulunduğu  ve etkin oldukları bir İslâm dünyasında eleştirel düşünceyi nasıl öğreteceksiniz?  

Akıl, mantık ve eleştirel yaklaşım imansızlığın ve cehennemlik olmanın alameti ise, böyle bir  riske girmeye değer mi? Önce iman denilerek imanı yok eden, hurafeleri iman esası haline getiren   süreçler bu kültürel iklimlerde ürüyor! 

Tevbe 34’de Allah inananlara, “Ey iman edenler! Hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele” diye boşuna mı seslendi?  Hadid 27’de Allah “...Fakat, bizim kendileri için onaylamadığımız bir ruhbanlık uydurdular. Halbuki onlardan sadece ALLAH'ı hoşnut edecek hususlara uymalarını istemiştik. Üstelik ruhbanlığa hakkıyla da uymadılar. Aralarından inananlara ödüllerini verdik; ancak çokları yoldan çıkmışlardı” diyerek ruhbanların çoğunun nasıl yoldan çıktığını insanoğluna anlatması sebepsiz mi? Yine Bakara 44’te Allah’ın, “Ey bilginler, kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” hatırlatması nedendir?

Aklın dışlandığı, hor ve hakir görüldüğü İslâm dünyasının bugünkü dünyada hiçbir şansı olamaz. Suudi Arabistan’ın baş müftülerinden şeyh Abdül Aziz Bin Baz'ın “Dünya’nın Sakin, Güneş’in Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Aklî ve Hissi Deliller adlı kitabında “Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delâlete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın hem Kuran’ın hem Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye dâvet edilir. Ederse ne âlâ! Aksi takdirde kâfir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür” fetvası verebildiği dünyada, İslâm’ın Batı’nın Ortaçağını yaşadığını söylemek yanlış olmaz sanırım.

Hocaların Elinden Kurtarılması Gereken İslâm!

Bugün İslâm dünyasında muhafazakâr ve İslâmi düşüncenin ekserisinin temsilcileri şeyhler, cemaat liderleri ve hocalar kesimidir. İslâma bu genel kesim gibi bakmayan hocalar ve entelektüel camia çağımızda hızla çoğalıyor olsa da hâlâ azınlık durumundadır.  Ekseriyeti oluşturan kesim "İslâm'da ruhbanlık yoktur" şeklindeki açık ilkeye rağmen, kendilerini ayrı bir sınıf olarak organize etmiş, teşkilatlanmış ve İslâm’ın yorumlanmasında bir tekel oluşturmuşlardır.

Çeşitli stratejiler geliştirerek Kur'an-ı Kerim ile insanlar arasında aracı konumuna gelmeyi başaran  din adamı ve ilahiyatçılar, dogmatik yapılarıyla kendilerini hep var edebilmişlerdir.  Bunlara göre din ebedî olarak yorumlanmıştır. Bu konuda en iyi yol, her şeyi bin küsür yıl önce yorumlandığı gibi algılamaktır. Bu algılama ve yorumlamanın uygulanabilir olup olmamasının önemi yoktur!  Onlar, bu bilgileri bir ütopya gibi anlatmakta, uygulanabilir olduğunu telkin etmekte, hayat onları yalanlasa da  düşünemez ve akledemez hale getirdikleri cemaatleri tarafından sorgulanmamaktadırlar.   Oluşturdukları statüko gereği yeniliklerin karşısındadırlar. Dünyada gelişen yeni olaylara göre İslâmi bilgilerin yeniden yorumlanması ve düzenlenmesi, Kuran’ın hayata uygulanabilmesi için hukuk sisteminin yeniden dizaynı dine yönelik bir saldırı olarak kabul edilmektedir. Dini korumak olduğu zannedilen bu anlayış ve tavır, İslâm dünyasında patolojik, ilkel, ufuksuz bir toplumsal yapıyı ortaya çıkarmaktadır.

Bu anlayışı besleyen en önemli argüman ise Kuran’ın, tarihte ve bugün ruhban sınıfını oluşturanların süzgecinden geçmeden asla anlaşılamayacağı önyargısının yaygınlaştırılmasıdır. Bu ruhbanların elinde Kur’an ve İslâm, akla ve  bilime karşı, yeniliklere kapalı, tasavvufa açık, mistik argümanların kabul gördüğü, sınırlı bir aklı öngören, irrasyonel boş-bâtıl inançların, hurafelerin alanı hâline getirilmiştir. Bu gerçekler, Kurani gerçeklerin üstünün örtülmesini, sulandırılmasını, dahası dinin oyun ve oyuncağa çevrilmesini sağlamış ve iğrenç bir dini ticaretin yolunu açmıştır. Kur’an’ın mesajına doğrudan muhatap olanlar, dinin oyun ve oyuncağa çevrilmesinin, ruhbanların halkın parasını haksızca yemesinin Allah (cc) nazarında ne demek olduğunu bilirler (Tevbe 38-Enam 70).  

 Bu hoca kesimi dinin hayata geçmemesinden manevi bir rahatsızlık duymadan dinden meslek yapmayı başarabilmiştir. Ülkemizde cari, ölü istismarı sayılabilecek “ölü ekonomisi” çok şey anlatmaktadır.  Sadece “ölü ekonomisi” veya “ölü pazarı”  bile, samimiyet alanı olması gereken dinde olmaması gerekenleri, ilk bakışta gösterecek niteliktedir.   Sadece bu alan gözlemlendiğinde bile  ölü pazarından neden kolay kolay vazgeçilemeyeceğini  anlarız.  İşin meslekleştirilmiş pazar boyutları gerçekten çok büyüktür. Cenâze yıkamaktan para, kefenlemekten para, cenâze namazından para, telkinden para, hatimden para, mevlitten para, 7’sinden para, 40’ından para, 52’sinden para, Yâsin okumaktan para vb. Bu ekonomiye tesbih, takke, namazlık, hata hatta kabir azabından koruyan kefen, peygamberi rüyada gösteren terlik gibi sınırları zorlayan ekonomik uyanıklıkları, başka bir deyişle nitelikli dolandırıcılık sayılacak eylemleri ekleyiniz. İşte görmezden geldiğimiz bu dini hayat, şekil ve ritüellerden oluşan din algısı, tüm İslâm dünyasında hükmünü sürdürüyor. Eleştirel düşüncenin önündeki en büyük engel ise bu gerçekler ve ciddi bir ekonomi üzerine oturtulmuş dini hayatımızdır.

İzzetbegoviç’in, “Kuran ve İslâm sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir” tespiti çok hayati bir konudur.  İslâm dünyasının teoride inkâr edilen ruhbanlarının ve onların gelişmeye kapalı zihnî yönelimlerinin ışığında, ne kadar önemli ve anlamlı bir tespit yapmıştır! 

Gelenekçi İslâmcıların Söyleyemedikleri Gerçekler.   

 

Yukarıda ifade etmeye çalıştıklarımız ülkemizdeki gelenekçi İslâmcıların söyleyemedikleridir. Veya Kur’an’a ve akla inat,  hayat içinde hiçbir zaman yer bulamayacak olan,  fıtrata aykırı bâtıl inançları yaşatma azimlerinin tezahürleridir. Bütün bunlar İzetbegoviç’in tespit edip tam on ikiden vurduğu hedefler, hastalığa dair ve  şifaya yönelik muhteşem teşhislerdir.    

 1983’te, “İslâmî Manifesto” adıyla yayınladığı eseri nedeniyle Avrupa’da radikal İslâmî bir cumhuriyet kurma idealiyle suçlanarak tutuklanan İzzetbegoviç, mevcut sistemi ortadan kaldırmak ve Bosna Hersek’i İslâmi bir devlete dönüştürmek iddiasıyla yargılandı ve 14 yıla mahkûm edildi. Medrese-i Yusufiyelerde ve mücâdele dolu hayatında kemâle erdirdiği İslâm düşüncesi ve farkına vardığı İslâm düzeninin, İslâm devletlerindeki câri düzen ve anlayışlar olmadığı ilk bakışta tespit edilebilir.   O’nda eleştirel düşüncenin kıskacından geçmiş ve İslâmlaşmış bir İslâm dünyası arzusu çok açıktır.

İzzetbegoviç’i bir yönüyle Mehmet Akif’e benzetirim. Akif İstiklal Marşı ve Çanakkale Şehitleri şiirleriyle çok bilinir. Safahat’ta ortaya koyduğu  İslâmî, insanî ve tevhidî anlayışı ise uzmanları haricinde  çok bilinmez. Zira  bilinmemesi için elden gelen her şey yapılmıştır. 

Mehmet Akif  sırtında paltosu yokken İstiklal Marşı’nın ödülünü veya telif ücretini kabul etmeyen adamdır! O gün için bir servet teşkil eden 500 lirayı reddeden fazilet âbidesi model şahsiyeti çokça söylenir, övülür ama, o şahsiyeti inşa eden tevhidî ve İslâmi anlayışı gündeme getirilmez. O’nun, kitabın anlaşılmasına yönelik tutumu ve hurafelere karşı mücadelesi hiç konuşulmayan bir edebi şahsiyet olarak kalması, bilinmemesi eğitim sistemimizde bilinçli bir tercihin sonucudur.

Örneğin, beyitlerinde Said Nursî’ye yönelttiği;

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.
Yıktın da dini mübini yeni bir din kurdun…

Veya;

Lisân-ı pâk-i Nebî’den yalanlar uyduruyor:
Sıkılmadan da “sevâb işledim” deyip duruyor!

Şeklinde ağır eleştirileri içeren beyitleri muhafazakâr kesimde bir bilinç oluşturmamış, ilgi ve iltifat görmemiştir. Dahası,   gelenekçiliğe sahip çıktığını iddia eden bir takım zevâtın son zamanlarda açıktan hakaretlerine bile muhatap olmuştur. Amatör tarihçi  bir gelenekçinin  Mehmet Akif’e “serserinin teki” şeklinde hakaretleri inanç dünyaları açısından boşuna değildir!  Kabir azabından koruyan kefen satanların, Resulün kanının ve idrarının içilmesinin, içenleri cehennemden koruduğu hezeyanlarını topluma yayanların,”Mehmet Akif Ersoy’un Gerçek Yüzü” adıyla yayın organlarında iftiralara, çarpıtmalara, yer vermesi  kahredici bir gerçek olsa da anlaşılabilmektedir. Onlara göre Akif İslâmi düşüncelerini Kuran’ın ve aklın ışığında sunmaktadır. Akla, mantığa, ilme, fenne muhalif anlayışları kabul etmediği için onların nazarında iman zafiyeti olan bir kişidir. Akif, anlamın ve mesajın doğrudan ve aracısız hedefe, bizâtihi inananlara ulaştırılmasını savunmaktadır.

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?

Diyerek Kitabullah’ın maksadını düşünmeye sevk etmekte;

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına; 

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına. 

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin, 

            Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için. 

Diye âdeta feryat ederek Müslümanları anlama ve içeriğe davet etmekte;

Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar!

Diyerek, ilimden, fenden uzakta, ölülerden yardım bekleyen Müslümanları hurafelerin pençesinden kurtulmaya ve farkındalığa davet etmekte;

Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır,

 Diyerek durum  tespiti yapmakta ve Müslümanları uyanışa davet etmektedir.

Tazeliğinden hiçbir şey kaybetmediği anlaşılan beyitleriyle hurafelerden kurtulmaya, İslâm dünyasını uyanmaya davet eden Akif’in vefatının üzerinden 81 yıl geçti. Bugün dahi el’ân hurafeler içinde kıvranan skolastik düşüncenin pençesindeki İslâm dünyasının mektepleri eleştirel düşüncenin derslerinin müfredata konmasını beklemektedir. "Kur'an edebiyat değil, hayattır. Dolayısıyla O'na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır” diyen Aliya, Müslümanları mânaya, hayata, içeriğe, yaşanan ve yaşanmaktan onur duyulan bir İslâma davet ediyordu. Çağın dışında kalmış bir İslâmla bu başarılamazdı.

                Yenilikçi  İzzetbegoviç ve Dogmatik Düşüncenin Düşmanlığı.

Aliya, İslâm dünyasındaki fikrî ve entelektüel kavgayı “tutucular” ve “modernistler” arasındaki bir mücadele olarak görmektedir. O’na göre bu iki tutumda aşırılıklar içermektedir ve hatalıdır. Tutucuları “yerli ve çağdışı”, modernistleri, “yabancılaşmış ve çağdaş” olarak nitelemiştir. Bundan başka bir üçüncü gurup   olarak kendisinin de dâhil olduğu Yenilikçiler gurubunu “yerli ve çağdaş” olarak tanımlamaktadır.  Yenilikçiler samimiyetle benimsedikleri İslâmı hiçbir komplekse kapılmadan çağdaş dünyayla buluşturmalıdırlar. Hayatın dayatmalarından kaynaklanan modern sorunların Müslümanca çözülmesi temel ilke olmalıdır. İzzetbegoviç bu perspektifle olaylara bakarak gelenekçi yaklaşımların dışında, “Avrupalı İslâm”, “İslâm Demokrasisi” gibi yeni kavram ve anlayışları entelektüel dünyamıza kazandırmıştır. Bu bakışında demokrasinin özü itibariyle İslâmî anlayışlarla çelişmediğini hatta İslâm Demokrasisinin Batı Demokrasilerine kıyasla daha üstün olduğunu anlatmak istemiştir.  Kitabında Şûra Suresi diye bir sure bulunan Müslümanların seçime, ortak akla, ehliyete ve liyakate değer veren bir dünya görüşünün, çağımızda totaliter anlayışlarla anılması, İslâma yapılmış en büyük haksızlıktır.

Yenilikçi İzzetbegoviç’e Türkiye’de geleneksel İslamcılar iyi bakmazlar. Ehli sünnet adına saldırırlar. Aşağıdaki satırlar Türkiye’deki bir siteden: “Burada dikkatinizi bir hususa çekmek istiyorum. Begoviç’in hayranlık duyduğu, rehber edindiği Fazlurrahman, Muhammed İkbal, Mevdudi, Hamidullah gibi kimseler; Batı’nın yetiştirdiği dolayısıyla, Batılı gibi düşünen, İslama müsteşrik gözü ile bakan, Batı’nın yönlendirdiği dolayısıyla onların menfaatleri doğrusunda çalışan reformcu kimselerdir. Begoviç de bu ekiptendi.. Batı, bu tür adamları önce meşhur eder, kahramanlaştırır. Sonra da sinsi emellerine ulaşmada bunları vasıta yapar. Maksatları, İslamda yenilik, Modernlik adı altında dini bozmak ve siyasi amaçlarına bunları alet etmek. Ayrıca, Bosna- Hersek’te 250 bin Müslüman katledildi. Şimdi Müslümanlar Bosna’da öncekinden daha iyi bir durumda mıdırlar? Ne gezer. Hem 250 bin kişi gitti, hem de önceki ağırlığı kalmadı. O zaman bu nasıl kahramanlık, nasıl “Bilge Krallık!https://forum.donanimhaber.com/izzetbegovic-in-din-anlayisi--8697318

İşte bu da gelenekçilerin anladığı  bir tür eleştirel düşünce! Doğrudan haysiyet cellatlığı! Hurafelerin tehlikeye girdiğini her düşündüklerinde,  gelenekçi İslamcılar bunu hep yapıyorlar. Anlaşılan  o ki;  Aliya’ya da küfretmeye hakaret etmeye az kaldı! Dünya’ya aynı gözlükle bakan bir takım Müslümanların Aliya’nın belgeselini çekmeye hazırlandığını düşündüğünüzde mideniz bulanıyor. Bu paradokslar zemininde İslam dünyası yürüyemez.

Eleştirisizliğin Acı Sonuçlarını Hâlâ Görememek…

İzzetbegoviç, “Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, akılımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?'' diye sorarken, bir yanıyla nitelikli nüfusun önemine vurgu yapıyor. İslâm aleminin hastalığıyla övünen patolojik durumunu anlatıyor.  Ruh yüceliğinin, başka bir ifadeyle yüksek ahlâkın, aklın ve başarıların söz konusu olmadığını, bu anlamda eğitimde hiçbir bireyin ihmâl edilmemesi gerektiğini söylüyor. Bilim ve edebiyat olmayınca hayata akseden bir gücümüzün de bulunmadığını, yine bu duruma bağlı olarak küllî iyiliğe, hayra ve güzelliğe katkılarımızdan söz edilemeyeceğine vurgu yapıyor. Bu durumun hastalığıyla övünen, çağdaş olmayan, bu haliyle de hiçbir zaman çağdaş olması mümkün olmayan yapıyı çıkardığı ve yaşattığı gerçeklerini ifade ediyor.

Yazılı dini metinleri Kuran ölçüsüne vurarak eleştiriye tâbi tutamayan, Sahih-i Buharî İslâm âlimleri tarafından, ‘Kur’an’dan sonra en güvenilir ve en sahih kitap’ pâyesini almıştır” hükmüne inandırılan İslam dünyası çağın dışında kalmıştır.   Bu nedenle sahihtir inancıyla deve sidiğinde şifâ arayan, bir hurma türünün zehirlemeyi önlediğine inanan, kertenkele katlinden sevap uman, çocuk evliliklerine cevaz veren, dinden dönmenin ölüm cezasını gerektirdiğine inanan, kadınları aşağılayan söz ve fiillere Resûl adına sâhip çıkan Müslüman dünyası, çağın dışında kalmak için direnmektedir. Behemehâl İslâmlaşması gerekmektedir. Tarih felsefesinin babası, sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun, taa 14. Yüzyıldan bize sesleniyor: “...taklit etmek, ilimlerde başkalarının hazırına konmak ve cehalet, insanların derin ve yaygın özelliklerinden biridir…”  İlme yasak koyanlar veya insanları yalanla meşgul edenler, aklın ve insanlığın en büyük düşmanlarıdır”, “… sana söylenen bu tür haberlere hemen inanıp kabul etme. Doğru olup olmadığını anlamak için üzerlerinde iyice düşün ve doğru kriterlerle ölçüp değerlendir” diyor.

Elmalarla armutları kıyaslamaya kalkanların, en basit mantık-muhakeme kanunlarını bilmeyenlerin ilim adamı sayıldığı yerde, İzzetboviç’in târifiyle eleştirel düşüncenin acımasız mektebinden geçmekten başka çare yok!  

Bilime ve Tefekküre O Kadar Uzağız ki…

Bugün bulunduğumuz nokta açısından İbn-i Haldun’un şu tespiti de çok önemlidir: “Haberlerin doğru ve gerçek olanlarını yalan olanlardan ayırmak sosyal hayatın karakterini ve doğasını bilmekle mümkün olur. Doğruyu yanlıştan ayırmada en iyi ve güvenilir yol budur”.  Yani tarih, sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, sanat tarihi, arkeoloji, ekonomi gibi bilimleri bilmek ve yapmak zorundasınız. Kısacası hayatın karakterini ve doğasını size izah eden her türlü bilimi en iyi şekilde yapmak, sahih bilgi üretmek, dünya yüzünde onurla şerefle yaşamanın, çağdışına atılmamanın birincil şartıdır. 

Ortalama dînî eğitim almış her Türk vatandaşı, Kur’an kaç âyetten oluşur diye sorduğunuzda size 6666 cevabını verecektir. Gerçek ise 6236 ayetten oluştuğudur. 924’te vefat eden İbn-i Huzeyme ve 1144 de vefât eden Zemahşerî öyle dediği için öyle inanırız!  Bu ülkede kimsenin aklına elinin altındaki mushafta bu âyetlerin sayısını sayarak öğrenmek  gelmez. İbn-i Haldun, “Öğretmenler, bilim sâhibi olma yolunda öğrencilerine kitaplarını ezberletirler. Ancak bilimsel tartışmalarla ve münazaralarla, konuları ve sorunları zihinde yerleştirme suretiyle kestirilebileceğini unuturlar” diyor.

Ezber ve nakil kültüründen İslâm medeniyetinin inşa ve ihyâsı çıkmıyor ve çıkmayacak! Bilginin araştırılmasının sağlanması yolunda metotlar ortaya koymayınca, tartışmalarla, münazaralarla gerçeğe ulaşmak için gayret gösterilmeyince, Kitapta gerçekte 6236 olan âyet sayısı, yüzyıllarca 6666 âyet olarak öğrenilmeye ve inanılmaya devem eder.  Bu tür konuların tartışıldığı her televizyon programında,  geleneksel görüşleri savunanların bu tür konuları halkın önünde tartışmak doğru değil, yakınmalarını işitirsiniz! Neden değil?  İşte hayati sorunumuz budur.

  1. asırda, “akletmek Müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler” tespitini yapan, İbn-i Haldun’la, 20-21. asırda İzzetbegoviç’in yenik ekin yaprakları gibi darmadağın edilmiş, medeniyetini kaybetmiş Müslümanlar için, “bazıları dini bağlılıklarının kendilerini tefekkürden azade kıldığına inanırlar” tespiti, yüzyıllardan beri az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, bir de baktık ki bir arpa boyu yol gitmişizin dramatik hikayesidir!   

 

Kitaba Uyun!

Din adına tarikatlara, bir tarikatın müritlerine verdiği uygulanması mecbûri listeden birkaç madde:

1) Mürşidine (şeyhine) tam teslim olmak ve hiç kimseyi mürşidinden üstün bilmemek. 2) Şeyhinin hizmetinde hareketli ve atılgan olmak.

3) Malını ve mülkünü şeyhinin hizmetine vermek.

4) Mürşidin (şeyhin) ve tarikatın sırlarını gizli tutmak.

5) Canını şeyhi yolunda vermeye her an hazır olmak…

Allah kitapta diyor ki; “De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Bunun için O'na yönelin ve bağışlanma dileyin. Ne yazık o ortak koşuculara!'' (Fussulet:6).

            Allah’ın Resulü vefat ettiğinde sahabe paniğe kapıldı. Resul ölmüştü! Bundan sonra ne olacak? Büyük bir şok yaşanıyordu. Hz. Ömer, “Kim Muhammed öldü derse, onu kılıcımla iki parça ederim!” diye bağırdı. Bunun üzerine  Resulün arkadaşı ve ilk halife  Ebûbekir,  şok geçiren sahâbeyi şoktan çıkaran şu sözleri haykırdı: “Kim ki Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed öl­müştür. Kim ki Allah’a ibâdet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah, Hayy’dır, ölümsüzdür.

Şâfii ulemasından Allâme Şihâb er-Remlî Rahimehullah şöyle diyor: "Resullerin, nebilerin ve velilerin, vefatlarından sonra da yardımları vardır. Çünkü Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerâmetleri ölümlerinden sonra kesilmez”.

Yüce Allah kitabında; “Eğer Allah'tan başka taptıklarınızı çağırırsanız sizin çağırmanızı işitemezler, işitseler bile size cevap veremezler. Kıyâmet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler. Bu gerçeği sana, her şeyden haberi olan Allah gibi hiç kimse haber veremez” (Fatır/14) diyor.

Hayatı mücâdeleyle geçen Aliya diyor ki; “Bir şahsın yüceltilmesi hâdisesi, geçmişte ve bugün var ama İslâm'a kesinlikle yabancıdır! Çünkü bu bir çeşit putçuluktur!”

 

Kim Kitabı Kerime   uyuyor, kim Resûle benziyor siz karar? 

Aliya son günlerinde kendisi için büyük bir anıt mezar yapıldığını öğreniyor. Derhal yetkilileri çağırarak bu projelerinden vazgeçirtiyor, Şehitler arasında mütevâzi bir mezarda gömülmek istediğini bildiriyor. Bugün Saraybosna’daki Kovaçi Şehitliği’nde kendisi için hazırlanan mezarda yatıyor. Gönül arzu ediyor ki Aliya İzzetbogoviç,  Mü’min ve Muvahhid kişiliğiyle, İslâm Dünyası açısından hayatî tespitleri, çözüm önerileri ve model şahsiyetini oluşturan Kur’ânî dinamikleriyle tanınsın. Mehmet Akif’in başına gelen onun başına gelmesin. İleride, sadece tasavvufa mesafeli olması ve eleştirel yaklaşması nedeniyle, “serserinin tekiydi” benzeri hakarete varan ifadelerle O’nu anan ve İslâmi diye bilinen camiada itibar gören meczupların çıkmayacağını kimse garanti edemez. Çıkmaya başladılar bile! Müslümanların İslâmlaşması gerçekleşmeden Müslümanlara hayat hakkı yok!

“Dinimizi ve insanlığımızı, her türlü hurafenin tasallutundan kurtarma sorumluluğu hepimizin hayati nitelikteki görevidir”. “Din hurafeleri yok etmezse hurafeler dini yok eder” diyen Aliya’yı, İslâm Dünyası anladığında sorunlar hızla çözülecek, yeniden medeniyet inşasında dev adımlar atılabilecektir.

Rabbim O’nu Rahmetiyle kuşatsın…

0
0
0
s2sdefault