A A A

ali galip baltaoglu Sistemin içine sızmış,  FETÖ’cülerle,  istismarcılarla ve menfaatçilerle,    mücadele etmek, sahih bir akıl, eleştirel ve sistematik  düşünce sistemi, istihbari bir yaklaşım gerektirir.  Türkiye mevcut  insan kalitesiyle ve siyasi aklıyla maalesef  bu konuyu çözemez gibi görünüyor.

FETÖ bir sopa olmuş herkes birbirine sallıyor. Kimse bu mücadelenin kriterlerini konuşmuyor.  Mücadelenin nasıl yapılacağı, ortaya çıkan sorunların nasıl giderilebileceği hakkında fikir üretmiyor. Aslında üreten çok az miktarda insan var ama bunlarda siyasi etkinliği olan partiler ve gazeteciler olmadığı için  sesleri duyulmuyor. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerçekleştiren komuta kademesi, darbeye katılan askerler ve polis teşkilatı mensupları haricinde bu işten çaycının çorbacının zarar gördüğü fikri halkta yaygın. Siyasal iktidar bu algıyı değiştirecek hiçbir şey yapmıyor veya yapamıyor.  Adalet dağıtacak kurumlar kilitlenmiş ve herkes birbirinden korkuyor. Bu nedenle aman  bana bulaşmasın derdine düşmüş kamu görevlileri

inisiyatif almıyor, görevlerini layıkıyla yapamıyor.

Üç yıldır yapılanlara söylenenlere bakıyor, anlamlandıramıyorum. Çoğu zaman, orta öğretim düzeyinde hamasi, çocukça, manasız, genel geçer, hiçbir soruna çare olmayan, aksine sorunu daha da kronikleştiren ve işin içinden çıkılmaz hale getiren birçok söz ve fiil görüyorsunuz. 

İktidar, muhalefeti, muhalefet iktidarı FETÖ’nün siyasi ayağı olmakla suçluyor. En son İlker BAŞBUĞ bir kuyuya taş atıp iktidarın zayıf tarafını kaşıdı. Siyasi ayak tartışması başladı ve kırk akıllı atılan taşı çıkaramıyor.    Hemen bir cepheleşme başladı. BAĞBUĞ haklı diyenler, haksız diyenler, asıl FETÖ’cünün KILIÇDAROĞLU olduğunu söyleyenler gündemi kapladı. 

Yalın gerçek şudur. FETÖ’ye kim ne kadar hizmet etti tartışması çıkmaz sokaktır ve hiç kimse bu işten kendini kolay kolay sıyıramaz. Bu konuda FETÖ tarafından kandırılmayan kişi, kesim ve kurum yok gibidir.  Bu bağlamda iktidar kadar,  bu işin büyütülmesinde askerlerin de  bilerek bilmeyerek desteği çok büyüktür.  Bugüne kadar bu konu  yeterince tartışılmamıştır. Çünkü irtica ile mücadele kavramı içinde askerler kategorik olarak FETÖ karşıtı olarak algılanmıştır.    

 Halbuki bu konu derinlemesine incelendiğinde askerler için çok şey söylenebilir.  İlker BAŞBUĞ elbette FETÖ’cü değildir. Ancak, BAŞBUĞ  dönemi dahil,  öncesi ve sonrası  üst düzey   komuta kademelerinin  bu işte günahı çoktur. Devirlerinin etkili komutanları Atatürkçülük adına orduda başörtülü avcılığını irtica ile mücadele zannetmişlerdir.   

Hatırlayın 28 Şubat günlerini, basit bir subay basın  önünde  o günün başbakanı ERBAKAN’a  galiz  hakaretler etti.   İslami kimliği öne çıkan siyasetçiler, askerler tarafından  hedef alındılar. Yollarda tank yürüttüler.  Rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU gibi, devlet bilinci yüksek bir siyasetçiye dahi, “Ordu gözbebeğimizdir; ancak namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmam”  dedirttiler.  Bir orgeneral devrin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER’i yağlı kazığa oturtmakla tehdit etti.   Toplumun büyük bir kesimini fena halde yaraladılar.  Ordu evleri önünde başörtülü eşleri ve anneleri mahzun ve mağdur ettiler. Milletle restleştiler. Toplumun büyük bir kesimi askerden soğudu.   Askerin bu rijit tutumu Ergenekon kumpasının çok uzun süre fark edilmemesine   ve kamuoyu desteğini arkasına alamamasına sebep oldu. FETÖ, iktidar desteğinde  BAĞBUĞ gibi genelkurmay başkanlığı yapmış bir komutanı   terör örgütüne isnat ederek tutukladı!     

Asker bu noktaya nasıl geldi?

Atatürkçü paşalar, ordudan eşi başörtülüleri atarken, başörtülü veya başörtüsüz FETÖ’cüleri  gözden kaçırdılar!  Anlı şanlı profesörlerin, rektörlerin üniversite kapılarında başörtülü kızları ikna seansı düzelendekileri gibi,  üst düzey askerler de eşi başörtülü FETÖ’cü subaylara, yüksek kültür ve etki güçleriyle nasihat ederek  onları ıslah çalışmaları yaptılar!   Atatürkçü komutanların  nasihatleri sonucu FETÖ’cü  subaylar söz dinleyip   eşlerinin  başörtülerini çıkartıp attılar!   FETÖ’cü subay eşleri modern kıyafetlerle ordu evlerinde arzı endam ettiler. İşi iyice abartıp,  mini eteğe kadar vardıranlar olduğu gibi, mutlu günlerde, birkaç kadeh yuvarlayanlar bile  oldu!

Atatürkçülüğü, İstiklal-i Tamme, yani Tam Bağımsızlık düşüncesinde değil, sofrada içilen alkole indirgeyen, irtica ile mücadele bilincinin geldiği  acıklı nokta buydu!   Askerler, bu tür olay ve olgularla mutlu oldular ve kazandıklarını zannettiler! Halbuki içten çürümüş, çürütülmüşlerdi!  Subaylarını doğru yola döndüren Atatürkçü üstler bu personellerinin önünü açıp  en üst  düzey sicil verdiler.   Yükselttikçe yükselttiler. Çok sevdiler onları.  Sadık görünümlü sevimli  eğitimli, saygılı ve çalışkan insanlardı FETÖ’cüler! Söz de dinliyorlardı.  Neden sevmesinlerdi ki? 

Askeri okullarda soruları çaldırdılar. Ruhları duymadı. Bu yapının 1980’li yıllardan beri ordu ve istihbarat  içindeki NATO’cular tarafından desteklendiğini ve büyütüldüğünü  anlamadılar.  Kendileriyle birlikte irtica mücadelesi yapan, tavşana kaç tazıya tut diyen, her daim  mağduru ve  mazlumu  oynayan FETÖ adlı düşman  istihbarat örgütünün ajan  subaylarını  Türk Ordusu’nda yükseltip rütbeye boğdular. Samimi Atatürkçü ve milliyetçi komutanlar, Amerikancı, NATO’cu Atatürkçü (!)  komutanların,  FETÖ’ye şeytani desteğini son ana kadar  göremediler!  Bu arada FETÖ mevcut iktidarı darbe ve asker sopasıyla korkutup esir aldı. Dolayısıyla ne istediyse aldı. Ne istedilerse verildi!

Özkök’ün İtiraf Gibi Beyanı

Daha bugün eski genelkurmay başkanı Hilmi ÖZKÖK  kendini savunma adına itiraf niteliğinde ilgi çekici beyanlarda bulundu. Fetullahçıları niçin ordudan temizlemediniz?" iddialarına  "O zamanlar Fetullahçılık, kanunen bir suç değildi. Kanunun suç saymadığı bir konumda olan kişiye 'Ordudan atmak' gibi ağır bir ceza verilebilir mi?" diye cevap veriyor. Bu  cevap  FETÖ’nün  orduda himaye gördüğünün itirafıdır.  

ÖZKÖK’ün savunması beni tatmin etmedi, sizi  etti mi bilmiyorum!  Bu durumda şu soruyu sorarlar adama.  Her askeri şurada,  kanunen bir suç işlemiş askerleri mi ordudan atıyordunuz?  Nitekim, bu sorunun cevabı olabilecek bir şeyler de söylemiş. Aynen şöyle diyor: “Ancak biz İstihbarat organlarının (MİT ve Emniyet İstihbarat birimleri) bu gibi yapılara veya düşünce sistemlerine bulaşanları bize bildirdiğinde veya biz böyle bir duruma vakıf olduğumuzda bu kişilerin hem askeri hem de irticai örgüt bağlantılarından emir aldıklarını değerlendirerek 'disiplinsizliklerine' kanaat getirdik. Bu nedenden dolayı Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla ordudan ihraç etmekteydik.”

Bu cevap daha makul görünüyor ama yine tam olarak  doğruyu ifade etmiyor. ÖZKÖK  sorumluluğu istihbarat kurumlarına atıyor. Hâlbuki askerin kendine ait istihbarat birimleri olduğunu ve nasıl çalıştığını biliyoruz.  O günlerde kağıt üzerinde olmayan yetkileri dahi kullandıkları, irticai örgütleri  takip  anlamında faal göründükleri,  tecrübelerimizle sabittir.   Ayrıca askerin  MİT’de en üst düzey temsilcilerinin  ve personellerinin olduğu da bir vakıa. Sonuç olarak ÖZKÖK’ün ifadeleri  bir yandan  kabulün, diğer yandan bir aczin ifadesidir.

Ancak İstihbarat kurumlarından sağlıklı bilgi akışı olmadığıyla ilgili haklı olduğu taraflarda çok. 1946’dan beri istihbarat birimlerimize  sızmış ABD  gerçeğini de kabul etmek durumundayız. Dolayısıyla  ÖZKÖK’ün kendine siper edip sığındığı istihbarat raporlarına bağlı olarak YAŞ ihraç kararlarıyla da bilerek veya bilmeyerek  FETÖ kadrolaşmasına hizmet edilmiştir.    Muhtemelen FETÖ’cü olmayan dindar askerler için raporlar yazılmış,  bu raporlarla   YAŞ vasıtasıyla  birçok personel ihraç edilmiştir. Bu tür olaylar   FETÖ’nün orduda kadrolaşmasını sağlandığı gibi,  onları dengeleyecek  araçlardan mahrum kalınmasına yol açmıştır.   FETÖ’nün ordu içinde Amerikan uşağı olmayan  Atatürkçü, milliyetçi veya sol görüşlü personellere hazırladığı  kumpaslarla sicillerini bozması, bunların önünü kesmesi,  bir kısmını da YAŞ vasıtasıyla ihraç  etmesi ayrı bir kalem olsa gerek. Kadrolaşmada  doğal denge bozulmuştur. Ordu bu anlamda büyük bir savaş alanıydı ve bu savaşı FETÖ kazandı. 

            Şimdi sanki bunlar bu ülkede yaşanmamış gibi herkes birbirini FETÖ’cü diye boğazlıyor! Troller ortalığı kasıp kavuruyor.

         Bugün fikir namusuna sahip  samimi askerlerden özeleştiri yapanlar var ama çok az. İsmail Hakkı PEKİN “Haftanın tartışmasının arka planı: Askerlerin sivil mahkemede yargılanma kararı nasıl alındı?” başlıklı makalesinde bu konularda da samimi bir özeleştiri yapmış. Gönül ister ki, bütün kesimler yapabilmeli ama öyle olmuyor.

         28 Şubat’ın FETÖ’ne Katkısı

Bugüne gelinmesinde 28 Şubat’ın halk üzerindeki olumsuz tesirleri çok açıktır. Bugün bazıları hala 28 Şubat savunuculuğu yapıyor. Halbuki  bugün gelinen nokta da, FETÖ’nün  ordu içinde  yapılanmasının son adımı  28 Şubat ve sonrası  faaliyetlerden  kaynaklanır. 

 Hafızaları tazeleyelim.  Fethullah GÜLEN   ERBAKAN’ı eleştirmiş, FETÖ gazeteleri askerlere destek içerikli   bomba gibi başlıkları manşetlerden  girmişti.   O günlerde Zaman Gazetesi’nin  ”TANK HEYACANI”  başlığını hiç unutamam.  Birileri namlusu millete çevrilen tanka selam durmazken, yerli görünümlü  ABD/MOSSAD  ajanları namlusu millete çevrilmiş tanktan heyecan duyuyordu!   

 GÜLEN’in  "Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi"  “asker sivillerden daha demokratgibi sözleri Aydın Doğan medyasında  bolca  manşet yapıldı. GÜLEN sapığı, tarihin gördüğü  bu en büyük manyak,   “28 Şubatı yapanların sevap kazandığınıdahi  iddia etti.   Bu ultra sapık  din derslerini mecburi yaptı diye  Kenan EVREN’in cennetlik olduğunu ilan etmişti.   Ki bu söyleme EVREN  dahi karşı çıkmış, kimin cennetlik olduğunu Allah bilir diye tepki  göstermişti. EVREN dahi  bu sözde din adamına Kur’ani  bir hakikati hatırlatmış,  “Allah’ın alanına girme” demişti.  Hakkında olumlu düşünmediğim  EVREN’in tasvip ettiğim bir çıkışıydı. Bugün muhafazakarların liderlerini, şeyhlerini  peygamberle kıyaslaması, kutsaması, lidere dokunmanın ibadet olduğunu iddia etmesi gibi eylemlerini hüzünle izliyorum.  Henüz bunlara haddini bildirecek bir lider veya şeyh çıkmadı! Bütün bu üzücü eylem ve sözler, şirki  itikat haline getirenlerin  siyaset hayatındaki  acıklı  tezahürleri olarak  Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal ve kültürel tarihine  geçti.

            Askerde Kandırıldı

Konumuza dönelim. Dolaysıyla ben o günlerde askerlerin Fethullah GÜLEN mensuplarına karşı bir muhalefetinin değil,  tam aksine gizli, açık desteğinin söz konusu olduğunu düşünenlerdenim. Maalesef o günün asker aklı   FETÖ yapısını kendine yakın buldu. Dahası asker,  FETÖ’nün kendilerine olan sıcak yaklaşımını,  karşı cephede açtığı bir gedik ve/veya laik cepheye açık bir destek olarak mütalaa etti. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla hareketi yeğledi.  28 Şubat sürecinde  askerde maalesef kritik düşünen bir  kurmay aklı  olmadı. Böyle bir akıl varsa da biz  farkında olmadık!  Sonuçta bugünlere geldik.  

En ileri sol hareketlere bile  sızmış ılımlı İslam kisvesindeki  bir düşman istihbarat örgütünün, iktidar partisi dahil hiç bir partiye, tarikata, cemaate sızmaması mümkün değildir. Bugün de tarikat ve cemaatler yoluyla mevcut iktidara tesir etmeye devam ediyor kanaatindeyim. Eskiden sıkı FETÖ’cü olarak bildiğim bir çok kişinin FETÖ’den hiçbir işlem  görmemesi ve her birinin farklı tarikat ve cemaat kimlikleriyle ortalarda dolaşması  tesadüfi olmasa gerek! Farklı renklere bürünerek farklı dernek, vakıf, tarikat, cemaat ve siyasal kurumlara  sızdılar. En büyük FETÖ düşmanı da görünürde bunlar!  Tedbir alınamazsa   ülke bu durumdan  çok büyük zararlar görecek.

 Bugün  her siyasal oluşum bu yönde kendini  denetleyen mekanizmaları harekete geçirmelidir. Türkiye gündemi yanlış iddia ve isnatlarla FETÖ sorununun savsaklanmasına yol açan sürece girdi. Meselenin aslına bir türlü  gelen  yok.  FETÖ konusunda yapılan ve süreklilik kazanan yanlışlardan dolayı bir DUYARSIZLAŞMA süreci başladı. Darbe teşebbüsünden sonra FETÖ ile mücadeleye verilen büyük halk desteği gücünü kaybetti. Bu durum iktidara kan kaybettiriyor.  Halkın bildiği para ve finans kaynağı  tanınmış  FETÖ’cülere işlem yapılmaması, yapılanların ise   kahir ekseriyetle  yargı kurumlarınca aklanmış olması,  bu konudaki  güvensizliği en üst seviyelere çıkardı.  Darbeden 3 yıl sonra bile yargının içinde 1000’in üzerinde FETÖ’cünün olduğu iddiaları nereye gidiyoruz sorusuna neden oluyor. Halk gerçekten şaşkın. 

FETÖ Gerçeğine Dair Bir Hatıra

   FETÖ ile mücadele ettiğini söyleyen en üst düzey  görevliler dahil kimse bu örgütü layıkıyla çözebilmiş değil.  Bir hatıra ile FETÖ’nün ne olduğunu anlatmaya çalışayım.

Rektör Sait ÇELİK’le yakın mesai arkadaşlığı yaptığım dönem. Yıl  2012 bahar ayları, güneşli bir Pazar günü.   Açıköğretim  Fakültesi  sınavlarını yapıyoruz.   Öğleden sonra   çalıştığımız büronun   önüne çıktım ve bir banka oturdum, hava alıyorum.  Son derece ölçülü,  beyefendi bir adam yanıma yaklaştı,  selam verip hatırımı sordu. Ben de aynı nezaketle mukabele ettim ve  yanıma davet ettim, buyurun oturun dedim.  Tanıştık. Lafa girdi. Hocam ben sizi karşıdan  tanıyorum, iyi bir insan olduğunuzu,  insanlara yardımcı olduğunuzu biliyorum  gibi laflar söyledi. Gerçekten de genellikle zayıflar, idareyle sorunu olanlar,  rektörle görüşme yolu arayanlar vb. bana gelir dertlerini anlatırlardı. Haklı bir talepleri varsa kendim çare olmaya çalışır, sorunu aşamıyorsam ve  gerekiyorsa  muhatabı rektörle görüştürürdüm. Ancak, ilk defa gördüğüm insanların  gereksiz iltifatları beni  uyandırır ve alıcılarımı teyakkuza geçirir. 

  Bu arkadaş    Üniversitemize güvenlik müdürü olmak istiyormuş. Talep edilen  makamı dikkat buyurun!  Bir takım aşamalardan geçmiş, iş rektörde tıkanmış. Benim  araya girmemi ve rektör hocayla konuşmamı talep ediyordu.   Zor durumda olduğunu, okuyan çocukları olduğunu bu nedenle   ailevi sıkıntılar çektiğini  vs.  anlattı.  Tabir caizse damardan girmeye çalıştı.

Ertesi gün rektör hocaya gittim ve konuyu açtım.  Adamın şimdi hatırlayamadığım  ismini söylediğimde rektör  hocahayret ya Ali Galip Hocam seni mi buldulardedi.  Rektörden bu  kişinin  o günkü tabirle cemaatten olduğunu, cemaat  ve  cemaatin kullandığı tüm referanslar  işe yaramayınca   beni kullanmaya çalıştıklarını öğrendim. Hoca hayret etmekte haklıydı zira özellikle o günlerde  hizmet hareketi diye anılan  cemaat  benim asla tasvip etmediğim,  1982 yılından beri aleni olarak karşılarında tavizsiz durduğum bir yapıydı.  Bunu bütün üniversite  öğrencilerim ve yakınlarım bilirdi. Rektör Sait Hoca’nın  “Ali Galip Hocam gördün mü adamları, senin yolunla bile kapıyı zorlamaya cüret edebiliyorlar, bunların yapamayacakları şey, fırsatını   bulurlarsa kullanmaya çalışmayacakları adam  yok. gibi bir söz söylediğini hatırlıyorum.

İşte FETÖ böyle bir yapı dostlar. Onlar için denenmeyecek yol yoktur. Düşmanlarından, muhaliflerinden dahi    bir şekilde istifade etmeye çalışırlar. Yeter ki hedefe ulaşsınlar.

FETÖ stratejilerini  bilmeden onlarla mücadele edilemez. FETÖ  öncelikle kişileri  ele geçirir ve sadık asker yapar. Ele geçiremezse dost ve/veya sempatizan yapmanın yoluna bakar. Güçlülerle  açıktan çatışmaz. Tehlike gördükleri kişilere  zarar verirler. Fakat yaptıklarını başkaları eliyle görünmeden yapar, sanki sorumlusu değilmiş gibi  dost görünerek, zarar verdikleri  insanlara yanaşırlar. Kişiler önemli ise  ve yapıya sempatileri yoksa,   aile içinden ele geçirilirler.  Ya  damat, ya da özel eğitilmiş kızları yoluyla siyaseten önemli  ailelere  akraba olunur.   Ki bu kesin çözümdür.  Geçmişte aslında FETÖ ilişkisi olmayan  bazı Ak Parti    ileri gelenlerin damat  krizlerinin  sebebi  budur.  Bu imkânların olmadığı yerde kardeş enişte yeğen vb. vasıtalarla stratejik kişilere yanaşma imkânları kullanılır.  FETÖ’de  hile ve desise bitmez. 

FETÖ adlı örgüt aslında bir  istihbarat örgütüdür. Bu örgütle mücadele istihbaratçı gibi düşünmeyi, geçmişte FETÖ ile sıcak ilişkileri olan herkesi paranteze  almayı gerektirir. Hele bunlar önlerine gelene FETÖ’cü diye isnatta bulunuyorlarsa daha da dikkat kesilmek gerekir.  Bugün ülkede hırsı aklının önünde giden bazı menfaatperestleri ele geçiren kripto FETÖ’cüler,  bunları tepe tepe kullanmaktadırlar.

 Bir çok masumu yaktılar. Suçsuz insanlara  FETÖ’cülük isnat ederek, bu isnatlarını medya yoluyla görünür kılarak, görevini suiistimali eden kamu görevlilerini kullanarak   ülkeyi karıştırdılar.   Rektör Sait ÇELİK hayatından 2.5 yıl çalınan  bu kurbanlardan biridir.

Daha yenilerde Sabah Gazetesi muhabiri Tülay CANBOLAT, Bylock kullanıcısı olduğu iddiasıyla tutuklandı.  Bu şahıs ciddi FETÖ düşmanlığı  yapmakla  tanınıyormuş.   Yargı karar verecek. Suçsuz olmasını temenni ederek  soruyorum. İktidarın gazetesinde Cumhurbaşkanının eşinin faaliyetlerini  takip etmekle  görevli bu muhabir, şayet  FETÖ’cü ise neler yapmış, kaç kişiyi yakmış olabilir?  Cumhurbaşkanımızın eşi hanımefendiye yakınlığını nasıl ve nerelerde kullanmış olabilir? Sadece düşünün! Durumun vahametini anlayacaksınız. 

            Evet dostlar durum çok vahim. Bu nedenle işin ciddiyeti fark edilmeli, hakikatler konuşulmalı ve el birliğiyle ciddi tedbirler alınmalıdır.  FETÖ, bütün kesimlerin sopası olmaya devam ettikçe,  savsaklanmakta, FETÖ mağdurlarının derdine çare olunmamakta, ülke içte ve dışta uçuruma sürüklenmektedir.   Zayıf ve cepheleşmiş bir toplumla hiçbir düşmana karşı kazanmak söz konusu değildir. Aklımıza başımıza almanın zamanı geldi de geçiyor bile!

0
0
0
s2sdefault